| Word | Definition | Turkish | Popularity | Added |
|---|---|---|---|---|
| spell | To make up a word. | kodlamak; hecelemek | 0 | 4 days ago |
| spend | When you spend money, you give the money to buy something. | (spent) harcamak; sarfetmek; bol bol vermek; israf etmek; har vurup harman savurmak; kuvvetini azaltmak; geçirmek (zaman) spending money harcanacak para; harçlık. | 0 | 4 days ago |
| spent | The past tense and past participle of spend. | harcanmış; sarfedilmiş; kuvvetten düşmüş; bitap; argın; etkisini kaybetmiş; tesirsiz hale gelmiş. | 0 | 4 days ago |
| spill | An act of accidentally hitting a cup of water and the water makes a mess on something. | (ed veya spilt) dökmek saçmak; düşürmek; düşmek; (den.) yelkeni boşaltmak; dökme; düşüş düşme; yuvarlanma (at veya arabadan); dökülen şey | 0 | 4 days ago |
| spin | If you spin something, then you move it around in circles or rotate it. | dolanmak; dönmek; eğirmek; yaldızlamak | 0 | 4 days ago |
| spinning | The present participle of spin. | eğirme; bükme; eğiren. spinning frame eğirme tezgâhı. spinning jenny iplik eğirme makinası; çıkrık makinası. spinning wheel çıkrık. | 0 | 4 days ago |
| splash | If someone splashes something (usually water) on somebody, they pour water on another person. | (üstüne) çamur veya su sıçratmak; etrafa sıçratarak suya dalmak veya çarpmak; sıçratılmış çamur veya su; zifos; leke; su sıçratma sesi; (k. dili) heyecan. make a splash (k. dili) dikkati çekmek; bakışları üzerine toplamak | 0 | 4 days ago |
| split | If a group of people splits or is split, the people don't agree, so the group becomes more than one group. | yarmak; yarılmak; bölüşmek; kırışmak; ayrılmak | 0 | 4 days ago |
| splitting | The present participle of split. | keskin; şiddetli. splitting headache şiddetli baş ağrısı. | 0 | 4 days ago |
| spoken | The past participle of speak. | (bak.) speak; sözlü; konuşulan. | 0 | 4 days ago |
| sponsor | If you sponsor an event or you sponsor somebody to do an event, you give them money, usually in exchange for advertising. | kefil; vaftiz babası veya anası; manevi baba veya ana; bir radyo veya televizyon programının masraflarını karşılayıp reklam yapan firma; kefil olmak; desteklemek; himaye etmek. sponsorship kefalet; kefillik | 0 | 4 days ago |
| sporting | The present participle of sport. | spor ile ilgili; oyun kurallarına uyan; sportmen; kumarbaz. sporting chance (k. dili) kazanma ihtimali ağır basan şans. sporting house genelev. | 0 | 4 days ago |
| spread | If you spread something, you make it cover a larger area. | yaymak; sürmek; yayılmak | 0 | 4 days ago |
| squash | To squash is to press something into a smaller space, or to put weight onto it. | ezip pelte yapmak; ezmek; yürürken suya veya çamura basar gibi ses çıkarmak; bastırmak: sıkıştırmak; ağır ve yumuşak bir şeyin düşmesi; pelte; pelte gibi ezilmiş şey; bina içinde raketle oynanılan bir çeşit top oyunu | 0 | 4 days ago |
| squat | If a person or animal squats, they bend deeply at the knees while resting on their feet. | (-ted -ting) çömelmek: çökmek; izinsiz olarak bir yere yerleşmek; gecekondu yaparak yerleşmek; çömeltmek; bodur; çömelmiş; çömelme; izinsiz yerleşme. squat'ty bodur | 0 | 4 days ago |
| squeeze | When you squeeze something, you press it very tightly in your hand. | sıkmak; ezmek; sıkıştırıp tıkmak; kısmak; sıkıştırıp sızdırmak (para); sıkıştırmak; yaş kağıtla kalıbını çıkarmak; sıkma | 0 | 4 days ago |
| stand | When you stand, your body is at rest and supported only by your feet. | ayakta durmak; durmak; dayanmak; kaldırmak; katlanmak; tahammül etmek | 0 | 4 days ago |
| stare | When someone is looking at you for a very long time, he is staring at you. | gözünü dikip bakmak; uzun uzun bakmak; dik durmak (saç); uzun ve küstahca bakış; bakışların bir noktaya takılıp kalması. stare at dik dik bakmak. stare down yüzüne dik dik bakıp şaşırtmak veya utandırmak. stare one in the face önünde olmak; yakında gelmesi kesin olmak (istenilmeyen durum). | 0 | 4 days ago |
| starve | When you starve, you die from not having enough food. | açlıktan ölmek veya öldürmek; çok açlık çekmek; yoksulluk çekmek; yokluğundan mustarip olmak; açlık çektirerek istenilen duruma getirmek. be starved for çok özlemek; hasretini çekmek. | 0 | 4 days ago |
| stated | The past tense and past participle of state. | belirli; muayyen; düzenli; muntazam; ifade edilmiş; beyan edilmiş; kaydedilmiş. | 0 | 4 days ago |
Showing 861–880 of 1048 words